Yakîn Yolculuğu

5. Bölüm – 1. Kısım: Ateizm Aklı ve Bilimi Nasıl Yok Sayar?

Aklın temel kabulleri, nedensellik ve deneysel bilim nasıl ilişkilidir? Ateizmin bu temellere yaklaşımına yöneltilen eleştirileri keşfedin.

Giriş: Ateizm ve aklın zorunlu kabullerinin inkârı

Selamünaleyküm sevgili kardeşlerim. Önceki bölümde, ateistin Yaratıcı’nın varlığını inkâr etmesinin, insanın kendi içinde bulduğu fıtri bileşenlerin güvenilirliğini ortadan kaldırmaya götürdüğünü açıkladık. Bunun onu nasıl bir inkâr zincirine sürüklediğini göreceğiz: Aklın temel kabullerini, ahlakı, amaç sorusunu ve özgür iradeyi inkâr. Ya bu bileşenlerin doğuştanlığını ya da bir değer taşıdığını inkâr eder.

Neden? Kendisinde istemeden de bulduğu bu temel kabulleri koruyarak Yaratıcı’yı inkâr edemez miydi? Bu inat ve kayboluş zincirine neden giriyor? Hayır, bunu yapamaz! Nedenini göreceğiz. Aklın zorunlu kabulleriyle başlayacağız.

Bu bölüm çok faydalı olacak. Şunları tartışacağız:

İman ve ateizm: Varlığa ve akla iki bakış

Öncelikle kardeşlerim, iman her şeyi Allah’ın varlığı üzerine kurar. İman açısından Allah gökleri ve yeri hak ile yaratmış, hikmetiyle onlara sabit yasalar koymuştur. İnsanı, zorunlu akli kabullerini oluşturan bir fıtrat üzere yaratmıştır. İnsan aklı, varlıkların gerçeklerini keşfetmek için bunlardan hareket eder.

Ateistin bu dokuz ifadenin her biriyle sorunu vardır: “Yarattı”, “Allah”, “hak ile”, “hikmetiyle”, “sabit yasalar”, “fıtrat”, “zorunlu akli kabuller”, “insan aklı”, “varlıkların gerçekleri”. Bunu ayrıntılı açıklayacağız.

İman açısından Allah, “Biz insanı en güzel biçimde yarattık” [Tîn: 4] buyurur. Yani insana bilgide ve ahlakta doğruyu tanımaya yönelik doğal bir çekim ve yatkınlık, hayatın gerçek amacını arama eğilimi vermiştir. Hayata gelen her insanın öğrenmeye bunlarla başlaması için bu anlamları içine yerleştirir. “Rabbimiz, her şeye yaratılışını veren, sonra da doğru yolu gösterendir.” [Tâhâ: 50] Bu da rehberliğin biçimlerinden biridir. Bu fıtratın insan için bilgisayarın işletim sistemine benzediğini söylemiştik.

Ateist bakışta insan, bir hikmet için değil, tesadüf ve rastlantısallığın ürünü olarak gelmiştir; fıtrat diye bir şey yoktur. Ama siz ateistler, insanda işletim sistemine benzeyen bir şeyin varlığını nasıl açıklıyorsunuz? Öncelikle aklın apaçık ilkelerini, temel ve zorunlu kabullerini nasıl açıklıyorsunuz? Parçanın bütünden küçük olması, 1 + 1 = 2, iki çelişiğin aynı anda doğru olamaması ve her olayın bir nedeni bulunması gibi… İnsan bilgisini bunların üzerine kurar; bunlar kendilerinden önce başka bir şeye dayanmaz. Öyleyse insana bunları tanıyan bir fıtratı yerleştiren biri bulunmalıdır.

Ateist bocalama yolculuğu ve nedenselliğin inkârı

Ateist bocalama yolculuğu burada başlar. Bazıları, “Bu akli kurallar, insanın görüp duyduğu duyusal girdilerden tümevarım yoluyla oluşur” dedi. Yani insan bir elmanın diğerine katılıp iki elma olduğunu görür; gözü buna benzer birçok gözlemi toplar. Böylece parçanın bütünden küçük olması gibi akli kurallar oluşur. Çocuğa kardeşi vurur, çocuk acı hisseder ve vurmanın acıya neden olduğunu öğrenir. Önünde bir cisim cama çarpıp onu kırar; çarpmanın kırılmanın nedeni olduğunu anlar. Her şeyin bir nedenle meydana geldiğini görür ve kendisinde “Sonradan meydana gelen her şeyin bir nedeni vardır” nedensellik kuralı oluşur.

Ama ateist böylece meseleyi tersine çevirmiş; girdileri, akli kuralları ve denklemleri oluşturan şey saymıştır. Bu, bilgisayara çok sayıda veri girmenin, girdileri çözüp sonuç çıkaran programları meydana getirdiğini söylemeye benzer. Bir Excel sayfasına yan yana iki sütun, her birinin altına da çok sayıda rakam girdiğimizi düşünün. Bilgisayar kendiliğinden “Birinci sayı artı ikinci sayı eşittir sonuç” denklemini yazar mı? Sütunlardaki sayı adedini bin veya milyona çıkarsak bile! Yan yana iki sütuna, ilkine önceki bir olay, ikincisine sonraki bir olay girsek bilgisayar öncekinin sonrakine neden olduğunu kendisi çıkarıp nedensellik kuralını üretir mi?

Ateistler bu sorunun farkına vardı. Ama bir yandan duyusal girdileri çözümleyip diğer yandan aklı işleterek doğru sonuçlara ulaştıran ve “hak” diye nitelenebilecek bir programlama düşüncesinden kaçmakta ısrar ettiler. Çünkü bu programlamayı insanın içine yerleştiren biri gerekir. Bu yüzden programlamanın duyuların ürünü olduğunda ısrar ettiler.

Peki, bu programlamanın kaynağını bir yana bırakıp duyularınız olduğunu varsayalım. Önemli olan, başta nedensellik ilkesi olmak üzere birtakım sonuçlara ulaşmasıdır: Her olayın bir nedeni vardır. Öyleyse bu evrenin de bir nedeni bulunmalıdır.

Burada bazı ateistler, bu programlamanın sonuçlarının mutlaka gerçek olması gerekmediğini söylemek zorunda kaldı. Sonuçta bunlar tümevarımın ürünüdür; tümevarım eksik olabilir. Yani gözlemledikleri alanda her şeyin bir nedeni vardır, ama evrenin bir köşesinde nedensiz bir şeyin gerçekleşmesine engel yoktur.

Biz inananlar, “Her olayın bir nedeni vardır; bu, bütün gözlemlerin doğruladığı mutlak ve kesin bir gerçektir” deriz. Onlar, “Söyleyebileceğimiz en fazla şey, gördüğümüz olayların nedenleri olduğudur” der. “Peki, evrenin en başta var olmasının bir nedeni, onu var eden biri olması gerekmez mi?” diye sorarız. “Hayır, nedensellik kuralını her şeyde sonuçlarına bağlı kalacağımız genel ve mutlak bir gerçek saymıyoruz” derler.

Gündelik hayatlarında, keşiflerinde, bilimsel teoriler kurarken ve her şeyde nedenselliğe bağlı kalıp, bütün bu nedenlerin nedeni ve evrenin kaynağı olan en büyük hakikate gelince nedenselliği inkâr etmelerindeki çelişkinin boyutunu fark ettiler.

Bu çelişkiden çıkmak için ne yaptılar? Her olayın bir nedeni olması da dâhil, aklın zorunlu kabullerini kökten inkâr ettiler. “Neden sandığımız şeyler, sonuç sandığımız şeylerle yalnızca birlikte gerçekleşti. Gerçekte bunlar ardışık iki olaydan ibarettir; aralarında ilişki yoktur” dediler. Böylece evrenin varlık nedeni çıkmazından kurtulduklarını düşünüp evrenin nedensiz var olabileceğini veya kendisini var edebileceğini söylediler.

İngiliz filozof Bertrand Russell, “fizikçi” Stephen Hawking ve Lawrence Krauss bunu söyleyenlerdendir. Krauss, “Hiçlikten Bir Evren” kitabının düşüncesini gerekçelendirirken zorunlu akli ilkeler denen bir şeye hiçbir şekilde güvenilemeyeceğini söylemiştir. Kitabın düşüncesi, evrenin yokluktan çıkmış olsa da kendisini meydana getirmiş olabileceğine dayanır. Bir grup doğa bilimci de bu sözleri benimseyip kitabını coşkuyla karşıladı.

Ateizm ve deneysel bilimin yıkılması

Çelişkiden kaçarken deliliğe düştüler. Kardeşlerim, bu sözler bir tür delilik olsa da bununla övünen ve bunu teorileştiren “bilim insanlarının” isimlerini dilinden düşürmeyen kişiler vardır. Bu, ateizmin bedellerinden ve doğal sonuçlarından biridir.

Bu insanlar deneysel bilimi yüceltip “Deneyemediğimiz için doğaüstüne inanmayız” diye yola çıksalar da sözleri deneysel bilimi temelden yıkmakla sonuçlanır. Çünkü bütün keşifler nedensel ilişkileri gözlemlemeye ve mutlak bilimsel sonuçlar çıkarmaya dayanır. Oysa onların ilkesine göre bir milyon kişi asitle bazın tepkimesinden tuz ve su elde etse bile bundan genelleme ve mutlak bilimsel gerçek çıkarmayı kendilerine yasaklamış olurlar. İlkelerine göre bir milyon birinci denemede tuz ve sudan başka bir şey oluşabilir. Çünkü bir bilimsel kural çıkarıp onu mutlak gerçek sayarlarsa, bu kuralı evrenin sabit yasalarının bulunması ve iki maddenin tepkimesinin tuz ve su oluşumuna neden olması gibi aklın zorunlu kabullerine dayandırmış olurlar.

Bu yasaları kim koydu? Bu nedenselliği sağlam ve sabit bir gerçek kılan kim? Rastlantısallık ve tesadüf yasalar koymaz, mutlak gerçekler meydana getirmez. Bu nedenle aklın temel kabullerini inkâr ettiler. Böylece deneysel bilim, hatta sonuçlarını uygulamak bile anlamsızlaşır. AIDS virüsü AIDS’in nedeni değildir; bunlar yalnızca birlikte ortaya çıkan iki durumdur. Hastalıkların nedeni yoktur; tedavi de iyileşmenin nedeni değildir. Yeni bir hastalık çıkarsa nedenini bulmak için milyarlar harcamak anlamsız ve vakit kaybıdır; çünkü sonunda bu hastalığın da evren gibi nedensiz olduğunu keşfedebiliriz.

Nedenselliği inkâr ederek çelişkiden kaçan ateistler, uygulamada kendi iddialarıyla çelişmekten kurtulamaz. Ateistin arabasına bir araba çarpsa ve sürücüsü, “Benim arabamın çarpması, seninkindeki hasarın nedeni değil. Bunlar nedensel ilişki olmadan birlikte gerçekleşen iki şey; benden tazminat isteme” dese bunu kabul eder mi? Biri onu bıçaklayıp “Kanının akmasının nedeni benim bıçaklamam değil” dese kabul eder mi? Elbette hayır. Ateistler hayatlarında ve bilimlerinde aklın zorunlu ilkelerini istemeden de olsa kabul eder. Ama mesele yüce Yaratıcı’nın varlığı olan en büyük hakikate gelince bu ilkeleri inkâr ederler.


Kaynak: Dr. İyad Kuneybi’nin resmî sitesi.