Yakîn Yolculuğu

4. Bölüm – Allah’a Kulluk Etmek Fıtratımızda mı?

Allah'a yönelme ve ibadet etme eğilimi doğuştan mı gelir? Dindarlık, fıtrat ve bu eğilime getirilen maddi açıklamaları bu bölümde inceleyin.

Allah’a kulluk etmek fıtratımızda mı?

(Ses efektleri) Selamünaleyküm değerli kardeşlerim. Önceki bölümde, ateisti çıkmaza sokan fıtri bileşenler bütününü açıkladık. Ateist, bunların varlığını inkâr ederek veya maddi açıklamalar getirerek bu çıkmazdan kaçmaya çalışır. Bugün bu tutumu ilk bileşen, yani dindarlık eğilimi karşısında göreceğiz.

Dindarlıktan kastımız; insanın kendisinin ve bu evrenin yaratan ve yöneten bir Yaratıcı’sı olduğunu kavraması, O’na ibadet edip yaklaşmak istemesi, O’na muhtaçlığını hissetmesi ve zorluklarda O’na sığınmasıdır. İslam, bu eğilimin varlığını kabul edilmiş bir gerçek olarak birçok ayette bildirir. Örneğin Allah, “İnsana bir zarar dokunduğunda bize yalvarır” [Yûnus: 12] buyurur. Burada genel olarak insandan söz edilir; çünkü bu, her insana yerleştirilmiş bir fıtrattır.

Dindarlığın fıtri olduğunu söylemek, onun insan ruhunda köklü ve merkezî bir unsur, yapısının asli bir parçası olduğunu söylemektir. Kökleri, dış etkilerden bağımsız olarak insanın doğumundan itibaren vardır.

Ateistin dindarlığın fıtriliğini inkârı

Ateist başlangıçta dindarlığın doğuştanlığını reddetti: “İnsanların bir Yaratıcı’nın varlığına inanması, eğitimin ve bu çağrının nesiller arasında aktarılmasının etkisiyle sonradan kazanılır. İnsan kendi hâline bırakılsa bir Yaratıcı’ya inanmasını gerektiren bir şey olmaz” dedi.

Ateist size şunu söyler: İnsanların inandığı hâlde yalnızca masaldan ibaret birçok inanç vardır. Noel gecesi gökten arabayla gelen Noel Baba veya ateş püskürten ejderha gibi…

Cevabımız şudur: Batıl inançların delilsiz olduğu, buna karşılık bu seride Allah’ın izniyle göstereceğimiz gibi her şeyin Yaratıcı’nın varlığına işaret ettiği gerçeğini bir yana bıraksak bile, duygusal bakımdan arada çok büyük bir fark vardır. Çocuklara anlatılan, büyüdüklerinde asılsızlığını, hiçbir temeli ve delili bulunmadığını anladıkları, bir zamanlar inandıkları için kendilerine güldükleri ejderha ve Noel Baba gibi masallar vardır. Bir de belirli bir coğrafyada bir topluluğun nesilden nesle aktardığı batıl inançlar vardır.

Dindarlık eğiliminin evrenselliği

Bunların karşısında ise insanların içlerinde duyduğu derin dindarlık eğilimi bulunur. Onu inkâr eden kişi bile bunu yaparken kendisiyle mücadele eder. Sorusu ona tekrar tekrar hücum edip kendini dayatır; sonunda varlığı için maddi açıklamalar aramak zorunda kalır.

Dindarlığın insan ruhundaki köklülüğü, antropoloji yani insan bilimi ve sosyoloji yani toplum bilimi araştırmalarının doğruladığı bir durumdur. Birçok çalışmada, dinin âdeta insanın içine kablolanmış olduğunu söylemek yaygınlaşmıştır: “Religion is hardwired in humans.” Yani dindarlık insanın merkezî bir bileşenidir; damarlar ve sinirler gibi etine ve kanına karışmıştır.

Bu, tarihin derinliklerine uzanan bir gerçektir. Yunan tarihçi Plutarkhos şöyle demiştir: “Dünyayı dolaşırsanız surları, edebiyatı, kralları, zenginliği, tiyatroları olmayan şehirler bulabilirsiniz. Fakat insanların ibadet ettiği bir tapınağı bulunmayan bir şehir hiçbir zaman olmamıştır ve hiçbir zaman olamaz.”

Kardeşlerim, mesele araştırmaya veya tarihe bakmaya bile ihtiyaç duymaz. İnsan, zorluklara düştüğünde içinde bastıramadığı bir anlamın harekete geçtiğini bizzat hisseder: Kendisini kurtarabilecek yüce bir güç vardır. Kendisini bu çıkmazdan kurtarması için Rabbine yönelip sığınır. Bu yüzden Batı’da, “There are no atheists in foxholes”, yani “Siperlerde ateist olmaz” denir. Kastedilen, hayatı tehdit eden tehlikelerle karşılaşılan savaş siperleridir.

Ateist inat edebilir. Sivilleri öldürerek ve namuslarına saldırarak eğlenen, gerçek bir tehlikede bulunmayan bazı korkak askerlerin “Atheists in foxholes”, yani “Siperlerdeki ateistler” yazılı bir levha astığını görebilirsiniz.

Ateistlerin Allah’a ihtiyaç duymadıklarıyla sık sık övündüğünü, hatta Allah’a sövdüğünü de görebilirsiniz. Oysa varlığına inanmıyorlarsa var olmayan bir şeye nasıl sövebilirler? Bu ifadeleri yerli yersiz, hastalıklı biçimde tekrarlamaları, içlerindeki derin sesle mücadele edip onu bastırmaya çalışan çatışmalı ruh hâllerini gösterir. Aksi takdirde bu gürültüye ihtiyaçları olmazdı. Üstelik ateist, inancını açıkladığı için ahirette bir karşılık beklemez. Kendi inancına göre insanları Allah’a iman sapkınlığından kurtarmaya iten mutlak ahlaki saikleri de yoktur.

Kendini dayatan bu fıtri bileşeni inkâr ettikten sonra birçok ateisti sarsan boşluk nedeniyle, dinî toplantılara büyük ölçüde benzeyen ritüel nitelikli ateist buluşmalar kurmaya başladılar. ABD, Kanada ve Britanya gibi ülkelerde yayılmaya başlayan “ateist kiliseleri”, yani “atheist churches” buna örnektir. Bunlar, bir çıkış yolu arayan fıtri bir içeriğin bilinçli veya bilinçsiz ifadesidir.

İbn Kayyim ne doğru söylemiştir: “Kalpte Allah’tan başka hiçbir şeyin asla gideremeyeceği bir ihtiyaç vardır. Orada yalnızca O’na yönelmenin toparlayabileceği bir dağınıklık, yalnızca O’na ihlas ve yalnız O’na kullukla iyileşebilecek bir hastalık vardır.”

Biz ejderhadan veya Noel Baba’dan söz etmiyoruz. Yüzyıllar boyunca insanların çoğunun içinde duyduğu, inkâr edene sorusunu tekrar tekrar dayatan ve kendisine bir çıkış yolu arayan derin bir duygudan söz ediyoruz. Önceki bölümde açıkladığımız gibi, fıtri bileşenlerin birbirini tamamlayarak hizmet ettiği ve yönelttiği bir inançtan söz ediyoruz. Bu bütünle, onun tamamlayıcılığı ve yönelişiyle ilgisi olmayan batıl inançlardan değil.

Kötü eğilimler itirazına cevap

Ateist size şöyle der: İnsan hükmetme isteği hissedebilir; erkek kadına cinsel saldırıda bulunma arzusu duyabilir. Oysa siz Allah’a inananlar, bunları kötü eğilimler sayarsınız.

Cevabımız şudur: Nefsin heva ve arzulara yönelmesi, ele aldığımız konuyu geçersiz kılmaz. Bazı insanlar kötülüklere eğilimli olsa da bu eğilimi doğru kabul etmez, iyi veya hak görmez; onun bozuk olduğuna inanırlar. Buradaki fıtri bileşen, yani ahlaki eğilim, kötü arzulara yönelmenin yanlışlığını kabul etmeyi içerir. İnsan bu eğilimlerinin yanlış olduğunu, sözünü ettiğimiz fıtrat sayesinde bilir. Dolayısıyla bu, aleyhimize değil lehimize bir delildir.

Ateistlerin dindarlığa maddi açıklama getirme girişimleri

Birçok ateist, dindarlık ve Allah’ın varlığına inanma eğiliminin dış çevrenin etkisini aştığını, insanın merkezî bir bileşeni olduğunu kabul etti. Peki, ne yaptılar? İman mı ettiler? Hayır. Ateizm hakikati aramaz; inandığının yanlışlığı ortaya çıktığında Allah’a iman dışında tutunacak başka bir şey arar.

“Yaratıcı’ya inanma eğilimi zorunlu olarak gerçeğe uygun değildir. Rastlantısallığın ürettiği bir yanılsama olabilir. Doğa, insanın hayatta kalmasına yardımcı olması için bu özelliği seçmiş olabilir. Dindarlık eğilimine maddi bir neden arayacağız” dediler. Gerçekten de bu olguyu incelemeye yönelik özel bilgi alanları oluşmaya başladı. Sinirbilimden, yani neuroscience’tan “neurotheology”, nöroteoloji denen alan doğdu. Bu araştırma alanı, sinir sistemiyle dindarlık olgusu arasındaki bağlantının niteliğini ortaya çıkarmayı amaçlar.

İş, dindarlık eğiliminden sorumlu bir gen aramaya kadar vardı. Amerikalı genetikçi Dean Hamer, 2005’te The God Gene: How Faith Is Hardwired into Our Genes, yani “Tanrı Geni: İnanç Genlerimize Nasıl İşlenmiştir?” adlı kitabını yayımladı. Beyinde Yaratıcı inancından sorumlu bölgeyi arayan eserler de vardır. Matthew Alper’ın The “God” Part of the Brain, yani “Beynin ‘Tanrı’ Bölgesi” kitabı gibi.

Dindarlığa getirilen maddi açıklamaların eleştirisi

Öncelikle bu ateistlerin bazı insanların ejderhalara inancına maddi açıklamalar aramadığına dikkat edin. “Siz bir ilah varsayıyorsunuz, başkası da uçan spagetti canavarı veya uzayda dönen bir çaydanlık varsayabilir” demek için verdikleri saçma örnekler için de bunu yapmıyorlar. Çünkü bu inanç ve saçma örneklerle insan türünde son derece derin ve köklü dindarlık eğilimi arasında çok büyük fark vardır.

Ama bir dakika, siz ateistler! Ne yapıyorsunuz? “Dindarlığa maddi açıklama arıyoruz.” Peki… Dindarlık eğilimine maddi açıklama bulduğunuzu varsayalım. Önceki bölümde sözünü ettiğimiz diğer fıtri bileşenlere de maddi açıklamalar bulmalısınız. Özgür irade duygusunu ele alan bölümde, her şeye maddi ve genetik açıklama getirme girişiminin geçersizliğini ve basmakalıp bir saçmalığa dönüşmesini göreceğiz.

Yine de tartışma gereği varsayalım: Dindarlık eğilimi için genler, aklın zorunlu kabulleri için başka genler, ahlak için üçüncü, içgüdüler için dördüncü, amaçlılık duygusu için beşinci, özgür irade için altıncı bir gen grubu buldunuz. Sonuncusu elbette çelişkili görünür; sanki “Sizi özgür olmaya zorlayan genler” diyoruz.

Ama varsayalım, bütün bunları bulduğunuzu varsayalım. İnsanları bir Yaratıcı’ya inanan, O’na kulluğu seven ve sığınan varlıklar kılan bu uyumlu, yönlendirilmiş bütün nedir? O’nun muradını anlayacak akli kabulleri, emirleriyle uyumlu ahlaki eğilimi, ne istediğini araştırıp uygulamaya yönelten amaçlılık duygusunu, itaat veya isyanı seçmelerini sağlayan özgür iradeyi ve bu dünyadaki sınavları boyunca türlerinin devamını sağlayan içgüdüleri nasıl bir araya getiriyor? Sanki sizin rastlantısallığınız Rabbimize kulluk ediyor!

Bu bütünü bulursanız, bu ancak onu insanlara yerleştiren, bileşenlerini birbirini tamamlar ve dinî emirleriyle uyumlu kılan Yaratıcı’nın yüceliğine başka bir delil olur.

Ateizmin kibri size şöyle cevap verir: “Hayır, bütün bu eğilimler zorunlu olarak bir anlam taşımaz. Var olmaları doğru oldukları anlamına gelmez.”

Sonuç

Gerçekte kardeşlerim, anlattıklarımız hidayeti isteyen için yeterli olsa da tartışmanın faydaları nedeniyle ateistle konuşmayı sürdüreceğiz. Gelecek bölümlerde, insanın bu bileşenleri içinde zorunlu olarak hissetmesinin onların gerçekte doğru olmasını gerektirmediği iddiasının sonuçlarını göreceğiz. Bir sonraki durağımız aklın zorunlu kabulleri. Allah’ın izniyle önemli ve çok faydalı bir bölüm olacak. Bizi takip edin. Allah’ın selamı ve rahmeti üzerinize olsun.


Kaynak: Dr. İyad Kuneybi’nin resmî sitesi.