Akıl tanıklık ediyor

Prens ve Kurbağa

Bir kurbağa ancak masallarda prense dönüşür. Hayatın tesadüfen doğduğu iddiasını New York, Britannica ve Newton'un maketi örnekleriyle inceleyin.

Prens ve Kurbağa

Masallar

Yakışıklı bir prense dönüşen kurbağanın hikâyesini mutlaka bilirsiniz. Bir kurbağa ancak masallarda prense dönüşebilir. Ne var ki Yaratıcı’nın apaçık varlığını inkâr eden ateistler de böyle hikâyelere inanır.
Çoğu yetişkin, hatta belki bilim insanı ya da profesör olsa da türlü uydurma hikâyelere inanarak bilimin ve aklın sınırlarını zorlarlar. Örneğin: “Ayılar nehirlerde balık avlaya avlaya balinalara dönüştü… Antiloplar ağaçların tepesindeki otlara ulaşmaya çalışırken zürafaya dönüştü… Yavrular annelerinin terini yalıyordu, derken ter süte dönüştü…” Evrenin ve hayatın ortaya çıkışına ilişkin akıl dışı senaryoları saymıyoruz bile. Evrimci paleontolog Dr. Colin Patterson şunu kabul eder: “Bu tarihin [hayatın tarihinin] gerçek niteliği hakkında, bazıları diğerlerinden daha hayal ürünü olan korkunç miktarda hikâye anlatıldı.” Colin Patterson, Harper’s, Şubat 1984, s. 60.
Bu iddialar genetiğin, biyofiziğin ve biyokimyanın bilinen bütün yasalarını ihlal eder; bir kara kurbağasının yakışıklı bir prense dönüştüğü masallardan daha bilimsel değildir. Savunulan düşünce, salt tesadüfün kara kurbağalarını, prensler de dâhil olmak üzere memelilere dönüştürmüş olmasıdır. Ateistin tutumu, prense dönüşen kurbağanın hikâyesini yeni duymuş, bir kurbağa alıp onu öperek prense dönüşmesini bekleyen küçük bir çocuğunkine benzer.

“Hayal kurmayı yasaklayan bir yasa yoktur; fakat bilim buna kapılmamalıdır.” Pierre-Paul Grassé

Bu hikâyelere inanan biri, yazının devamında anlatacağımız masallara da kolayca inanabilir. Bunlar, ateist dogmatizmin temelini oluşturan akıl dışı anlatılara çok benzeyen hayal ürünü hikâyelerdir:

New York şehri nasıl ortaya çıktı?

Belki bilmiyorsunuz ama New York’u hiçbir zaman insanlar inşa etmedi; inşaat mühendisleri de planlamadı. Bütün binaları, fabrikaları, kumarhaneleri, sinemaları ve arabalarıyla New York şehri salt “tesadüfen” ortaya çıktı. İşte New York’un gerçek hikâyesi:

Bir gün Amerika kıtasının ıssız bir köşesinde, kurak bir arazide kayaların arasına sıkışmış bir kil parçası yağmurdan sonra ıslanır. Güneş doğunca ıslak kil kuruyup sertleşir, katı ve dayanıklı bir biçim alır. Ardından kalıp görevi gören kayalar bir şekilde parçalanır ve ortaya düzgün biçimli, sağlam bir tuğla çıkar. Bu tuğla, benzer bir tuğlanın oluşmasını yıllarca aynı doğal koşullarda bekler. Bu süreç, aynı yerde yüzlerce, binlerce özdeş tuğla oluşuncaya kadar sürer. Ancak tesadüf bu ya, önceden oluşan tuğlaların hiçbiri zarar görmez. Binlerce yıl fırtınalara, yağmura, rüzgâra, yakıcı güneşe ve dondurucu soğuğa maruz kalsalar da tuğlalar çatlamaz, kırılmaz, yerlerinden kopmaz; aynı yerde, aynı kararlılıkla başka tuğlaların oluşmasını bekler. Sayıları yeterli hâle geldiğinde rüzgâr, fırtına ya da hortum gibi doğal koşulların etkisiyle rastgele sürüklenip yan yana ve üst üste dizilerek bir bina oluştururlar. Bu sırada çimento veya toprak karışımları gibi malzemeler de “doğal koşullarda” oluşur; tam zamanında tuğlaların arasına girerek onları birbirine bağlar.

İşte New York şehri böyle doğdu!

Bütün bunlar olurken yeraltındaki demir cevheri de “doğal koşullarda” oluşur ve bu tuğlalarla kurulacak binanın temelini meydana getirir. Sürecin sonunda bütün malzemeleri, ahşap aksamı ve tesisatları eksiksiz bir bina yükselir. Elbette bir bina yalnızca temel, tuğla ve çimentodan ibaret değildir. Peki, eksik kalan diğer malzemeler nasıl elde edilecektir? Cevap basittir: Binayı yapmak için gereken her türlü malzeme, üzerine kurulduğu toprakta bulunur. Cam için silisyum, elektrik kabloları için bakır, kolonlar, kirişler ve su boruları için demir gibi malzemelerin hepsi yeraltında bolca vardır. Bu malzemeleri biçimlendirip binaya yerleştirmek “doğal koşullara” düşer. Bütün donanım, ahşap aksam ve tesisatlar; esen rüzgârın, yağmurun ve depremlerin yardımıyla tuğlaların arasına yerleşir. Her şey o kadar yolunda gider ki tuğlalar, sanki daha sonra doğal koşullarda cam denen bir şeyin oluşacağını biliyormuş gibi pencere boşlukları bırakacak şekilde dizilir. Yine tesadüfen daha sonra oluşacak su, elektrik ve ısıtma sistemleri için gereken boşluklar da unutulmaz. Her şey öylesine iyi gider ki “rastlantılar” ve “doğal koşullar” kusursuz bir tasarım ortaya çıkarır.
New York’un diğer binaları, fabrikaları, otoyolları, kaldırımları, altyapısı, telefon ve internet ağları, iletişim ve ulaşım sistemleri de aynı şekilde ortaya çıkar…
Bu hikâyeye inanmıyorsanız bu sizin sorununuz; yine de tutumunuzu gözden geçirmenizi öneririm. Çünkü bir medya ordusuna sahip olan ve bu hikâyeyi bilimsel açıdan kabul edilebilir bir olgu diye dayatabilecek kişiler tanıyorum. Kimlerden söz ettiğimi anlıyorsunuzdur. Bu kişilerin, söz konusu teoriyi Avrupa’daki bütün liselerde öğretecek ve onu reddeden herkesin geri kafalı ve bilim düşmanı sayılacağı kadar sarsılmaz bir bilimsel gerçek diye dayatacak güçleri bile var.

Hücre ve New York

Az önce okuduğunuz hikâye, materyalistlerin hayatın ortaya çıkışı için önerdiği hayalî senaryolardan daha az saçma değildir. Oysa gerçekte basit bir hücre, içindeki her şeyle birlikte bütün New York şehrinden çok daha karmaşıktır. Biyoloji profesörü Michael Denton, Evolution: A Theory in Crisis (Evrim: Krizde Bir Teori) adlı kitabında bunu doğrular: “Moleküler biyolojinin ortaya koyduğu şekliyle hayatın gerçekliğini kavramak için hücreyi bir milyar kat büyütmeliyiz. Böylece çapı yirmi kilometreye ulaşır ve Londra ya da New York büyüklüğünde bir şehri kaplayabilecek dev bir uzay gemisine benzer. Karşımızda son derece karmaşık bir nesne görürüz. Hücrenin yüzeyinde büyük bir uzay gemisindekilere benzer milyonlarca açıklık bulunur. Düzenli bir madde akışına izin vermek için açılıp kapanırlar. Bu açıklıklardan içeri girersek üstün teknolojiyle ve insanı şaşkına çeviren bir karmaşıklıkla dolu bir dünya görürüz…

Bu küçücük canlı hücre, bütün New York şehrinden daha karmaşıktır.

En küçük öğeleri, yani bir protein ya da bir gen bile üretme yeteneklerimizin çok ötesinde bir karmaşıklık taşıyan böyle bir gerçekliği rastgele süreçlerin kurmuş olabileceğine nasıl inanabiliriz? Bu gerçeklik tesadüfün tam karşıtıdır; insan zekâsının ürettiği her şeyi çok geride bırakır.” Michael Denton, Evolution, une théorie en crise, Flammarion, 1992, s. 338, 352-353.

İkinci masal: Britannica Ansiklopedisi’ni kim yazdı?

Dünyanın en büyük ansiklopedisi olarak bilinen Britannica Ansiklopedisi’ni muhtemelen tanıyorsunuzdur. 25.000 sayfadan oluşur ve milyonlarca bilgi içerir. Yüz kadar editör tarafından hazırlandığını, binlerce yazarın katkısını içerdiğini mutlaka duymuşsunuzdur. Ama bu doğru değil; Britannica Ansiklopedisi varlığını salt tesadüfe borçludur. İşte Britannica Ansiklopedisi’nin gerçek hikâyesi:
Milyonlarca yıl önce İngiltere’nin güneyindeki bir ormanda, ilkel koşullarda yağmur ve gök gürültülü fırtınalar birbirini izliyordu. Sonuç etkileyiciydi: Milyonlarca yıl boyunca rüzgâr ve yağmur farklı maddeleri bir araya getirmiş ve sırf tesadüfen, insanların “daktilo” dediği şeyi oluşturmuştu.
Elbette bir daktilo tek başına yetmez. Bu yüzden rüzgâr ve fırtınalar şaşırtıcı bir rastlantıyla daktilonun çevresindeki ağaçları devirdi. Milyonlarca yıl içinde, doğal etkiler sayesinde ahşaptan insanların “Çin kâğıdı” dediği şeye benzer bir malzeme oluştu. Toplam 25.000 kâğıt yaprağı meydana geldi.
Elbette fizik yasalarının öngördüğünün aksine daktilo ve 25.000 yaprak kâğıt parçalanıp dağılmadı. Tam tersine, daha sonra Sherwood Ormanı adını alacak bu ormanda sapasağlam kaldı.

Britannica Ansiklopedisi 25 binden fazla sayfa içerir.

1025 yılı dolaylarında, Robin Hood’un aynı ormanda maceralarını yaşadığı sıralarda, küçük bir yetim maymun bu daktiloyu ve 25.000 yaprak kâğıdı buldu. Anne babasını kaybetmiş bu yavru için hoşça vakit geçirebileceği bir “oyuncak” bulmak büyük bir şanstı.
Maymun, önceden hiçbir eğitim almadan ilk kâğıdı daktiloya yerleştirdi ve gelişigüzel tuşlara basmaya başladı. Sırf tesadüfen ortaya çıkan metin, İngilizce yazılmış, açık ve ne yazım ne de tuşlama hatası içeren bir sayfaydı. Maymun ikinci yaprağı aldı; yine salt tesadüfen ortaya elektrik ampulü hakkında bilimsel bir makale çıktı.
Küçük maymun böylece sayfa sayfa yazmaya devam etti. Salt tesadüf, onun okulda hiç öğrenmediği milyonlarca bilgiyi bir araya getiren dev bir ansiklopediyi tek bir hata bile yapmadan yazmasını sağladı. Muhteşem bir rastlantı, daha sonra Britannica Ansiklopedisi adı verilecek eseri insanlığın eline bıraktı.
Oradan geçmekte olan Robin Hood 25.000 sayfayı fark edip topladı ve bir yoksula verdi. Yoksul da bunları bir tüccara sattı. Ansiklopedi, keşfedilinceye kadar birkaç yüzyıl tüccarın evinde kaldı. Böylece dünya Britannica Ansiklopedisi’nin doğuşuna tanık oldu.

Britannica Ansiklopedisi ve DNA molekülü

Britannica Ansiklopedisi’nin ortaya çıkış hikâyesini okurken, bunu yazanın akıl sağlığından kuşku duymuşsunuzdur. Ancak birçok insan, kendi varlığı söz konusu olduğunda benzer hikâyelere inanır. Örneğin DNA molekülünün tesadüfen ortaya çıktığını ileri sürmekle küçük maymun ve Britannica Ansiklopedisi hikâyesini tekrarlamış olurlar.
DNA, hücrenin çekirdeğinde bulunan bir moleküldür. Çekirdek, içinde bulunduğu mikroskobik hücreden çok daha küçüktür. İnsanın bütün özellikleri bu küçücük molekülde saklanır. DNA, bir milyon sayfayı doldurmaya yetecek bilgi içerir. Yani tek bir DNA molekülünde Britannica Ansiklopedisi’ndekinin 40 katı bilgi bulunur.

DNA molekülü

Bu keşif ateist çevreleri bütünüyle sarsmış, önde gelen bazı düşünürleri sonunda inandıklarını açıklamaya yöneltmiştir. 2004’te The Sunday Times’ta “Üzgünüm, meğer Allah’a inanıyormuşum, diyor ateistlerin önde gelen ismi” başlığıyla yayımlanan bir yazıda, 20. yüzyılın en ünlü ateist filozoflarından Antony Flew artık ateizmi benimsemediğini söyler. Görüş değişikliğinin nedenleri arasında DNA molekülünün de bulunduğunu açıklayarak şöyle der:
“Biyologların DNA üzerine araştırmaları, [hayatı] meydana getirmek için gereken düzenlemelerin neredeyse kavranamaz karmaşıklığıyla, bir zekânın mutlaka devrede olması gerektiğini göstermiştir.”

Newton’un maketi

Newton, becerikli ve yetenekli bir mekanik ustasına Güneş Sistemi’nin bir maketini yapmasını söylemişti.

Isaac Newton


Gezegenler, Güneş’i temsil eden bir merkezin çevresinde bir kayış sayesinde aynı anda hareket eden kürelerle gösteriliyordu.
Bir gün Newton’u materyalist görüşlere sahip bir arkadaşı ziyaret etti. Arkadaşı içeri girer girmez maketin kusursuzluğu gözlerini kamaştırdı ve bakışları ona takıldı.
Mekanizmayı çalıştırınca küçük gezegenlerin Güneş’in çevresinde dönmeye başladığını gördü. Hayranlığını gizleyemedi: “Ne kusursuz bir iş! Bunu kim yaptı?”
Newton cevap verdi: “Hiç kimse! Tesadüfen oluştu.
Materyalist bilim insanı, “Bay Newton, sanırım kendimi anlatamadım. Bu maketi hangi ustanın yaptığını ve planlarını kimin hazırladığını sordum” dedi.
Newton şöyle karşılık verdi:
“Sorunuzu gayet iyi anladım. Cevap olarak da bunu kimsenin yapmadığını, maketin burada kendiliğinden oluştuğunu söyledim.
Atomları ve molekülleri burada bir araya gelip tesadüfen şu an önünüzde duran biçimi aldı.”
Diğeri yutkundu ve, “Bay Newton, herhâlde ancak bir ustanın tasarlayabileceği bir eserin yapımını tesadüfe bağlayacak kadar saf olduğumu düşünüyorsunuz!” dedi.
Newton arkadaşına yaklaştı, omzundan tuttu ve şöyle dedi:
“Sevgili dostum, gördüğünüz ve kimin yaptığını öğrenmeye çalıştığınız şey bir maketten ibaret.
Gerçek ve muazzam bir sistemin, Güneş Sistemi’nin taklidi olan bir maket.
Yine de bu maketin varlığını kendisine borçlu olduğunu, becerikli, bilgili ve ne yaptığının farkında olan bir ustaya borçlu olmadığını kabul etmiyorsunuz.
Öyleyse bütün karmaşıklığı, büyüklüğü ve genişliğiyle Güneş Sistemi’nin kudretli ve bilgili bir Yaratıcı’sı bulunmadığına inanmakta neden ısrar ediyorsunuz?”
Materyalist, şaşkınlık içinde sessiz kaldı.

Sonuç

Fransız astronom Camille Flammarion (1842-1925) şöyle demiştir:
“Bir gün bize, ‘Kendisine en çok yalan söyleyen insan kimdir?’ diye sorulsaydı, hiç tereddüt etmeden, ‘Ateisttir!’ derdik.”
Ateistler içten içe ilahî varlığın apaçık olduğuna inanır; yalnızca gerçeği kendilerinden gizlerler. Kur’an, içleri doğruluğuna kesin olarak inandığı hâlde kibirleri yüzünden hakikati inkâr eden bu insanların durumuna dikkat çeker:

Kendileri de bunlara yakînen inandıkları halde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nasıl olduğuna bir bak!Kur'an — Sure النمل (27:14)Kaynak : QuranEnc.com — Turkish Translation - Rowwad Translation Center — v1.0.4